31 Aralık 2009 Perşembe

evet NİHAYET geldiiii

Evet oğluşumuz Salı sabahı aramıza katıldı. Bize bir yeni yıl hediyesi yaptı:)
Benden desteklerini ve iyi dileklerini esirgemeyen tüm arkadaşlerıma teşekkürler.
Sevgiler

17 Aralık 2009 Perşembe

SORRY


Uzun zamandır yazamadım farkındaydım ama resmi olarak doğum izninde olmam elbette üzerime bir mayışıklık, evde o koltuktan bu koltuğa yuvarlanma rehaveti çöktürdü. Kolumu kumanda dışında pek birşey için çalıştırma arzum kalmadı.

Sanıyorum 10 gün içinde hayatımızın toptan değişeceği duygusu da bunda etkili. :)

Elbette bir de hala tüm alışverişin bitmemesi nedeniyle oğlum için dışarılarda geziniyorum, eve yorgun gelince de bilgisayarın karşısına oturmak gelmiyor içimden.

Ama en kısa zamanda süper yazılarla döneceğim, biliyorum. Nerden mi, 1-2 tane hazırladım da ordan.

:)

Görüşmek üzere

1 Aralık 2009 Salı

Tin Tin Tinimini Hanım....tintintintin tinimini...


Nedendir bilmem bu şarkı takıldı dün akşam dilime.
Çocukluğumuzda çok sık söylerdik bu şarkıyı, en çok da teyzem söylerdi bana. Çok eğlenirdim o zaman nedense çok komik gelirdi, ufacık tefecik tombul bir kadın/teyze gelirdi gözüme.
Aslında Sinop Türküsüymüş, nedense herkes çocukluğu ile bağdaştırıyor.
Aslında "nedense" dememek gerek Ayşeciğin oynadığı bir filmde Ayşecik süzüm süzülerek söylerdi bu şarkıyı, filmin adını nedense bir türlü çıkartamıyorum ama biz de tüm çozuklar o sebeple sever ve o sebeple dilimize dolardık muhakkak.


Şarkının sözleri aşağıda/bizim bildiğimiz nakarat kısmından bayağı da uzun...

Şarkıyı Neriman Köksal'dan dinlemek içinse tık tık

şeftali ağaçları
türlü çiçek başları
yaktı yandırdı beni
yarin hilal kaşları

tin tin tini mini hanım
seni seviyor canım

bahçelerde kereviz
biz kereviz yemeyiz
bize sinoplu derler
biz güzeli severiz

tin tin tini mini hanım
seni seviyor canım

bahçelerde idrişah
boyu uzun kendi şah
iki gönül bir olsa
ayıramaz padişah

tin tin tini mini hanım
seni seviyor canım

23 Kasım 2009 Pazartesi

UZAKLARDAN UCUZ MUZLU ŞAMPUAN KOKUSU


Bunaltıcı ve herşeyin üstüste geldiği birgündü bugün.
Koltuğu biraz arkaya yasladım, rahatlamaya çalıştım.
Gözlerimi kapattım, başımı geriye yasladım.
Biraz bilgisayar ekranından ve telefonlardan kurtarayım istedim kendimi.
Boynumu geriye yasladığımda ise; omuzlarıma atılmış beyaz bir havlu hissi, ucuz muzlu şampuan kokusu sardı burnumu.

Kadınlar iyi bilir, kuaförde saç yıkatmanın keyfi başkadır. (Elbetteki yıkama koltuğunun boyunluk kısmının çok iyi ve rahat olduğu durumlarda geçerlidir bu)
Heleki vaktiniz de varsa, yıkamayı yapan çocuk saçınızı aheste aheste yıkar bir de başınıza -alnınıza masaj yapar. O dandik masaj bir iyi gelir bir iyi gelir.
Evde tonlarca para verdiğiniz bakım şampuanlarının etkisinden çok daha güçlü, bol köpüklü genelde muz kokulu bir şampuan vardır kafanızda.
Köpürür de köpürür. O köpürdükçe, koku daha çok yayılır burnunuza, siz de daha bir yayılırsınız koltuğa. Bazen hindistan cevizi de kokar o şampuanlar ama en güzeli muzlusudur.

Artık krem faslına geldiğinizde ancak ayılırsınız, bu rüya hiç bitmesin istersiniz.
İstemeye istemeye yorgun ayaklarınızı fön koltuğuna sürüklerken farkedersiniz ancak bittiğinin.

İşte 2 dakika için arkama yaslandığımda ucuz muz kokulu şampuanın kokusu saçlarımda, yorgun ayaklarım yerine koltuktan doğrulan kafamla istemeye istemeye işime sürüklenirken buldum kendimi..
Ama olsun en azından acayip bir muz kokusu ile dolaşıyorum şu anda:)



Not:Resim kaynaklar:
http://1.bp.blogspot.com/_ZXrTvfP6GJU/RpOLRdTmLvI/AAAAAAAAAPw/LTRjC_RI4YI/s200/HAIR-WASH.jpg
http://www.dwi.gov.uk/children/childrens/images/illustrations/shampoo2.gif

17 Kasım 2009 Salı

YENİ TREND- SMIRTING


Bu kelime nasıl ortaya çıktı bilmiyorum sanırım ilk önce İngiltere'de ortaya çıkmış ancak özellikle son 2 haftadır da gazetelerin haftasonu eklerinde sık sık artık yarım sayfa kaplayacak şekilde haber konusu yapılıyor. Hatta geçen hafta Hürriyet'te İstanbul'un en iyi 10 "smirting" mekanı bile seçildi.

Konumuz "smirting" de, nedir bu smirtig derseniz şöyle ki efem:
smirting= smoking + flirting kelimelerinden türemiş birşey. Yani sigara içmek ve flört etmek.

Sigara yasağı ile başlayan, ufo satışlarının patlaması ile cafcaflanan cafe-restoran önünde sigara içme durumu "smirting" sağlıyor. Yani siz içerden, dışarıya sigara içmek için çıkıyoruz. Malum o arada bardağınız elinizde bazen tek başınıza bazen 1-2 arkadaşınızla takılıyorsunuz, ee bu arada sizin gibi, aynı amaçla dışarda bulunan 1-2 kişiyle rastlaşıyor, muhakkak sohbet muhabbet kuruyorsunuz.
İçeride hem kalabalık hem de gürültüden belki asla karşılaşamayacağınız ve tanışma/konuşma fırsatı bulamayacağınız insanlarla kapı önünde 2 dakikada muhabbete giriyorsunuz.
Çoğu zamanda bu bir flört durumuna kayıyor. İnsanlar yarım saati bulan "smirting" durumundan sonra atık cep telefon numaralarını birbirlerine vererek içeriye dönüyorlar ya da birlikte içeriye girip masalarını birleştiriyorlar.EEE aslında restoran-cafe önleri bir nevi sosyal cöpçatan olma durumuna kendiliğinden girmiş bulunuyor.

Peki diyeceksiniz ki bu "smirting" kelimesinin Türkçe karşılığı yok mu.
Henüz TDK tarafından bulunmuş bir karşılığı yok ama Ayfer Tunç çok şukela bir karşılık bulmuş bile.

Ne midir? TÜTÜŞMEK.

Valla çok güldüm yavvv..


Not: Resim1 kaynak: Hürriyet.com.tr
Resim2 kaynak: http://desourcesure.com/uploadv3/smirtin_fumer_draguer.jpg

11 Kasım 2009 Çarşamba

Zaten Okumuşsunuzdur ama Dayanamadım

Zaten gazetelerde gördüğünüz-okuduğunuz şeylerin linkini vermeyi sevmiyorum ama bu yazıyı o kadar çok sevdim ki bloğumda kalsın istedim:

YILMAZ ÖZDİL
Saat 9’u 5 dakika 3 saniye geçe!


Matem günü değildir...
Doğru.

*

Yeniden doğduğu gündür...


Her sene yeniden.

*

Malum şahıs, ABD ziyaretinde Obama’yla sohbet ederken, laf dönmüş dolaşmış, genetiği değiştirilmiş organizma teknolojisine gelmiş; Obama gururla, “Bu konuda öyle ilerledik ki, neredeyse ölüyü bile diriltebilecek hale geldik” demiş... Bizimki altta kalır mı, “Bizim çalışmalarımız da müspet neticeler vermeye başladı” demiş, “Biz de DNA’larında oynayarak, 100 metreyi 3 saniyede koşan sporcular yetiştirebiliyoruz artık!”

*

Gel zaman git zaman, Obama iadeyi ziyarete gelmiş, “100 metreyi 3 saniyede koşanları” görmek istemiş... Bizimkini ter basmış tabii, “N’apacağız, rezil olduk” demeye başlamış... Ki, o sırada cingöz bir danışman devreye girmiş, “Sıkmayın canınızı efendim” demiş, “Hazır bugün
10 Kasım... Obama’yı Anıtkabir’e götürelim, Atatürk’ü diriltmesini isteyelim... Diriltemezse dünyaya rezil
olur, diriltirse, siz zaten 100 metreyi 3 saniyede koşarsınız!”

*

Atatürk’ü 29 Ekim’de pastadan çıkarmıştı bu arkadaşlar... İster misin bugün de mozoleden çıksın!

10 Kasım 2009 Salı

Ne zaman Bıraktık

Çocukken en sevdiğim şeydi hayal kurmak. Özellikle hayal kurmak için yatağa girer, pikemi üstüme çeker hayallere dalardım. Sonrasında o kadar mutlu bir şekilde kalkardım ki yerimden günüm değil neredeyse haftam o hayalin peşinden yüzümde aptal bir gülümseme ile dolanarak geçerdi. Gerçekleşme olasılığı yüksek olan şeyler değildi benim hayallerimin hepsi, zaten o sebeple bana fantastik bir mutluluk verirdi. Bazen deneyleri ile dünyaya nam salmış bir profesör olduğumu hayal ederdim, bazense yaşadığım andayapabileceğim tüm güzellikleri. Bende, daha farklı şeyler yapabilme gücü verrdi bunlar.

Olasılığı yüksek şeylerle de ilgili mutlaka birşeyler düşleriz o da bize mutluluk verir(örneğin güzel bir ev, iş...vb) ama hayaller sizi alıp çoook uzaklara taşıyabilecek kadar güçlü olmalı...

Liseye kadar sürdü bu böyle, lisede yavaş yavaş azalmaya başladı.
Zaten dershane, sınav stresi derken hayal kurmaya pek de vakit kalmıyordu.
Üniversite'ye gelince ise neredeyse hemen hemen hiç hayallere dalmaz oldum. Geçen gece, yatakta uzanırken ne zamandır hiç hayal kurmadığımı farkettim.

Lisede karşılaştığım stres, sonrasında üniversite ve iş yaşamı derken elimi-eteğimi yavaşca çekmişim hayallerimden. Şimdiki çocukları düşünüyorum bir de, ilkokulda karşılaşıyorlar bu stresle, yarış atı gibi koşturdukları hayat onları bir sosyal aktiviteden bile uzak tutabiliyorsa hayallerden ne kadar uzak tutuyordur onları düşündüm.

Hayaller kurmayan, düşlemeyen bir toplumun çocukları olarak yetişiyorlar artık, yapabileceklerinin sınırını hayalleri değil imkanları yada aldıkları özel derslerin saatleri belirliyor.

O zaman iyisi mi ben yeni bir hayale dalayım, çocukların bu kadar stres altında ders çalışmaya zorlanmayıp okuldan geldiklerinde süt-kurabiye ikilisini yuttuktan sonra yatağa kıvrılıp hayal kurabilecek kadar zamanlarının olduğu bir dünya olsun bu hayalimde.


Not: Görseller, buradan ve buradan

9 Kasım 2009 Pazartesi

TEŞEKKÜR



Haftasonu ufak bir kutlamamız vardı. Moda ve Sosyete blogundan Pelin'in bebeği için hazırlanan enfes kurabiyelerini görünce, kendi doğumgünü pastam için hemen referans gösterdiği İlker Ergin ile irtibata geçtim. Biraz son dakikaya bıraktığım için İlker Hanım'ı da biraz zora sokmuş oldum ama ortaya bu leziz pasta çıktı.
Megalomanlık yapıp "iyiki doğdum" yazdırdım ama yapıcak bişey yok, keyif benim pasta benim :)
Görüntüsünü çok sade, renklerini açık renk tonlarında istedim. Hamileliğim dolayısıyla mavi-beyaz bir kullanıma gitmiş İlker Hanım, çok da güzel olmuş açıkcası.

Görüntüsü bir yana, esas herkes lezzetine bayıldı. Muz, çikolata parçaları, fıstık (yanılmıyorsam +fındık) Yiyenler, pastanın lezzeti üstüne yarım saat sohbet ettiler.

Dolayısıyla buradan İlker Hanım'a, bu hem görüntüsü çok güzel hem de çok lezzetli pasta için çook teşekkür etmek istedim.

İlker Ergin'in blogu için TIIKK

30 Ekim 2009 Cuma

THE UGLY TRUTH


EE Perşembe tatil olunca, yollar kapalı, mevcut durum da fener alayına katılmaya elverişli olmayınca film seyretmek durumunda kaldık. Burada neredeyse sadece romantik-komedi film öneri-önermeme yapıyorum çünkü diğerleri ile ilgili derin yorumlarım ( !:)?) sıkıcı olabilir...

Neyse dün "The Ugly Truth" isimli filmi izledim. Katherine Heigl'ı Grey's Anatomy'den pek bir severim, Grey'sin de yeni sezonunu 4 gözle beklerken bu film iyi geldi.
Film genel olarak kadın-erkek ilişkilerini konu alan, özellikle de aslında yabancılaşan toplumda çoğu kadının (artık Türkiye'de de böyle) artık yalnız kaldığına da gönderme yapan, tatlı-eğlencelik-çerezlik ama güzel bir film. Zaten Gerard Butler'ın da karizması ve çizdiği karakter bizi bizden alabilir. Tam kadınların pislik dediği ama yakınlaşmaktan da kendini alıkoyamadığı bir karakter sergiliyor. Ne olursa olsun bütün kadınlar içten içe böyle adamları seviyor gibi geliyor bana..
Ne diyoruz bunun adına..hımmm.. şeytan tüyü.. :)

Sonuç olarak eğlenceli zaman geçirmek ve gülmek için izlenebilecek rahatlatıcı bir film arkadaşlar :)

28 Ekim 2009 Çarşamba

TREND MESLEKLER

Bu ara mecburi doğum işleri ile ilgilenmemden dolayı, trend olduğunu tahmin ettiğim ama sektörel bazda bu kadar insanın çalıştığını düşünemediğim, bir sürü insanla tanıştım, görüştüm, yazıştım...

(Cümle düşük oldu toplıyimmm)Şöyle ki; doğum fotoğrafçılığı, pastacılık(bebek şekerleri için) ve dekorasyon-süslemecilik gibi keyifle yapılabilecek iş kolları mevcut. Son dönemlerde bunların artan bir popülerliğe eriştiğini biliyordum ama mevcut durumumdan dolayı bu alanlarda çalışan ne kadar fazla insan olduğunu daha fazla görmüş oldum.Mesleğimden dolayı, çok fazla fotoğrafçı arkadaşım var ancak onlar çoğunlukla moda,ürün ve mekan çekiyorlar. Doktorum ise bayağı titiz, daha önce doğum fotoğrafçılığı yapmamış kimseyi ameliyathaneye sokmam dedi. Hal böyle olunca ben de epey doğum fotoğrafçısı araştırmak ve onlarla yazışmak durumunda kaldım. Karar vermek zor, çekimler-portfolyolar bir süre sonra birbirinin aynı gelmeye başladı, bütçeler arasında ise uçurumlar var... Bunun nedeni de herkesin bir şekilde doğum fotoğrafçısı olmuş olması. Fotoğrafcılığa ucundan kenarından az buçuk meraklı herkes en çok da kadınlar (daha çok bayanlar tercih edildiği için sanırım) doğum fotoğrafçısı olmuş durumda. Bu durumu yermiyorum yanlış anlamayın bence merakı olan herkes sevdiği, zevk alacağını düşündüğü şeyi zaten yapmalı, buna cesaretle yaklaşıp başladığı için tebrik etmek de lazım bence. Hem araştırmalarıma dayanarak yeni başlayan 1-2 fotoğrafçının eskilerden daha iyi işler çıkardığını da söyleyebilirim.
Ancak, hal böyle olunca bu işi daha eskiden beri yapanlar, onlardan ayrılabilmek için sanırım çok daha fazla bütçelerle çıkartıyorlar işi. İçgüdüsel olarak hamile insanlar daha tecrübeli birileriyle çalışmak isteyince de size daha yüksek bütçeler ödemek kalıyor.
Ben, bunu deneyimlemiş ama çok da aşırı deneyimli biriyle çalışmama kararı almak üzereyim ama henüz kesinleşmedi :)
sonuç olarak ammma doğum fotoğrafçısı varmış yahuu :)

Gelelim pastacılığa(ahh keşke böyle bir yeteneğim olsa) O güzelim bebek kurabiyelerini,şekerlemeleri gördükce ben de yapabilsem keşke diye imreniyorum. Ama hem yetenek, hem eğitim elbette :) ebrik etmek gerek, birçok insan halihazırda başka bir işte çalışıyorken bu işi de ayrıca yürütebiliyor valla bravo...
Ama burada da durum benzer, o kadar çok blog var ki anlatamam. Hepsi birbirinden güzel çalışmalar var, hepsinden istiyorum. Karar vermek neredeyse imkansız:)


Bir de işin süsleme kısmı var tabi, oda süslemesi işine girişmeden halihazırda takip ettiğim bloggerlar ne yapmış onlara göz attım. Artık hemen hemen herkes Eminönü,EuroFlora 'ya giderek kendisi tamamlıyormus bu işi. Ben de gezindim baktım, ne kadar çok mağaza ne kadar çok çeşit olduğuna inanamazsınız.
Bu işi yapanlarda zaten buralardan toptan alıp kendi zevklerini-yaratıcılıklarını katarak üretiyorlar. Bunu da çok güzel yapan yerler var:) ben kendim yapıp uğraşabilecek bir zamana sahip olmadığım için bunun için biryerle çalışacağım muhtemelen..
ama gerçekten de çoooook seçenek var,inanamazsınız..Hatta gün olmuyor ki, sadece bu işleri yapmak üzere yeni yerler açılmasın:)

Kapı süsü kaynak gorsel

22 Ekim 2009 Perşembe

Uzun Geceellerrr


Özge Uzun'la Uzun Geceler'i izleyeniniz var mı?
bir tek ben mi gıcığım, kocaman uzun bacaklı bu hatuna yahuu diye düşünürken, yani aslında gıcık olmama bir gerek olmadığına, beni hem izleyip hem de gülebileceğime inandıracak bir video ile karşılaştım.
izlerken gülmekten yere düşebilirsiniz, hayır bu yaptığı gaflar 1 değil 2 değil....
İzlemek isteyenler tıııkkk yalnız video biraz alt kısımda kalıyor :)

21 Ekim 2009 Çarşamba

FAKE IT FAKE IT...


Üniversiteyi bitirdikten sonra çok yakın 2 kız arkadaşım Kanada'ya dil okuluna gittiler.
Orada onların sınıfında elbette Türk öğrenciler de varmış, (olayı yanlış hatırlamıyorsam) bu çocuklardan birisi İstanbul'da ünlü bir ayakkabı mağazası sahibinin oğluymuş.
Birgün dışarda gezerken, çocuğun ayakkabı mağaza vitrinlerini, ayakkabı modellerini fotoğrafladığını görmüşler ve ne yapıyorsun diye sormuşlar.
Çocuk da; " FAKE IT FAKE IT UNTIL YOU MAKE IT REAL" demiş.
Süper bir laf gelmişti çok da gülmüştük o zaman sene 2004 sanırım :)

Şimdi nerden nereye bağlayacağım ama bu "domuz gribi"olayı da bana aynen böyle geliyor. Yaz başında Amerika'ya gittiğimizde burada abartıldığı gibi birşey olmadığını, ne havaalanında ne de haberlerde konusunun bile geçmediğini görmüştük. Sorduğumuzda ise; "ooo çoktan bitti o" diye bir cevap almıştık, moda trendi gibi yani geçiyor işte; "kuş gribi, deli dana, kene veeee bu sezonun en trendiii domuz gribi karşınızdaaa" böyle birşey işte.

2 ay önce Cerrahpaşa'dan çok güvendiğim bir prof, web sitesinde; vurulan domuz gribi aşıları yüzünden Amerika'da bir dünya askerin öldüğünü yazmıştı, geçenlerde de bir TV kanalında doktorun birisi;"bu kadar büyütülecek birşey yok işte bir çeşit grip, bu da aynen öldürmez zatürreye çevirirse öldürür demişti"

Zannım o dur ki; Amerika elinde kalmış bayat grip aşılarını tüm dünyaya pazarlıyor, çoğu ülke gibi biz de (3. dünya ülkesi olarak) bundan birilerinin çıkarları doğrultusunda bu aşıları alıyoruz, aşıların ülkeye girmesine 2 hafta kala vali ve sağlık bakanı ...şu kadar kişi ölebilir diye açıklama yapıyor, hemen akabinde bilmem kaç ilde kaç çocukta (çocuk olmasının sebebi halkı en derin, duygusal yerinden vurmak, anne-babaları harekete geçirmek) virüs tespit ediliyor, okullar karantinaya alınıyorr... vss vsss

yani fake it fake it until you make it ....

ya bizde kerizdik sanki, yiycezzzz


Buarada az önce Cüneyt Özdemir'in twitter'daki tweetini okudum, aynen yayınlıyorum:
Domuz Gribi , Demokratik açılımdan daha hızlı yurdumuza girmiş biz hala PKK ile uğraşıyoruz. Durumlar çok acayipmiş. Ben bile şaşardım!
Kötü haber şu anda grip olanların %98'i DOMUZ GRİBİ. İyi haber HENÜZ ölümcül bir tehlike yok. Bu akşam 5n1k'da çok acayip açıklamalar var.

eee izlicez o zaman 5n1k'yı bu akşam

16 Ekim 2009 Cuma

Neee PROFİTEROL muuu dediniz?!


Çok severim gerçekten ama öyle herkesin sevdiği gibi İnci'de falan sevmem, üzerine gerçek çikolata yerine puding dökülmüş taklitleri hele hiç sevmem.

Çok övülse de henüz Manolya'nınkini yemedim ama bugüne kadar ki en güzel profiterolümü Zanzibar-Nişantaşı'nda yediğimi söyleyebilirim. Hem lezzeti insanı baymaz, hem içinde bazıları gibi krema değil gerçek pasta kreması bulunur,fıstıkları ise ayrı bir lezzettedir.

Bir de ismi nedeniyle sürekli geyiklere maruz kalmıştır , örneğin;
- Profit+erol = oo karlı erol
- prof+it+erol= profesor erol kaymak'ın takma adı it erol'dur. Bu şahıs tarafından bulunmuş olan tatlıya da profiterol denmiştir.
-erol'ün selamı var. hangi erol? profiterol...
daha fazlası için tııkk

Aslında, herkesin sandığının aksine bizde uyduruktan bir ad olarak meydana gelmemiş. 16. yy'da Fransızca'dan İngilizce'ye geçmiş bir isim, ilk başlarda bu ismin pek bir anlamı yokmuş ama daha sonra 17. yy'da artık pastanelerde yapılan "cream puff" olarak anılmaya başlanmış. Veeee günümüze gelmiş(çok hızlı bir bitiriş oldu ama ...)

Bu kadar profiterolle ilgili yazıyı niye mi yazdım canım çook çekti ve bu akşam herkesin ayıla bayıla tavsiye ettiği Manolya'ya uğrayıp profierol alma kararı verdim de ondan..
Hadi bana afiyet olsun, deneyip anlatırım :)
(blog yeme-içe bloguna dönmeden bir süre yiyecek birşey ile ilgili bir yazı yazmayayım ben en iyisi)

13 Ekim 2009 Salı

yorgunum dostlarım yorgunum artııııkkk


o kadar iş var ki, caanım bloguma post bile giremiyorum..

Bütün yaz iş yok oturuyoruz üfff ne de sıkıcı diye söylendikten sonra geçen haftadan beri kafamı yaslayacak sandalye, kendimi atacak koltuk bulamaz durumundayım..

Allah al sana dedi herhalde demek söyleniyorsun iş yok sıkıcı diye...
bulmuş da bunuyor insanı otur oturduğun yerde niye hayıflanıyorsun ki, şimdi de gözlerimin etrafı mor halka geziniyorum, sadece gözlerim olsa iyi yapılan şeker yüklemeleri nedeniyle eroinmana benzer halde kollarımın her tarafı da mosmor geziniyorummm...

anlayacağınız,sizler için geliyyooor: yorgunum dostlarım yorgunum artıııkkkk hahah :)

6 Ekim 2009 Salı

5 Ekim 2009 Pazartesi

MASAJ DEYİP GEÇME ÖNEMLİ KONU :)



Bugün sevgili kutu'da 60 TL'ye masaj yaptırın diye haberi görünce yine masaj duygularım kapardı..
2,5 yıl önce Tayland'a gitmiştim ve özellikle Bangkok'ta yapacak çok da fazla birşey olmadığından dolayı zamanımın çoğunu masaj yaptırarak geçirmiştim. Masaj burada ne kadar lüks bir kavram olsa da orada gayet güzel yerlerde yarım saat ayak masajı bizim paramızla 10-15 TL'ye , 1 saatlik vücut masajı da 30-40 TL'ye geliyordu. Ben de oldum olası masaja çok düşkün biri olduğumdan dolayı 2haftalık tatilimiz boyunca sürekli bu nimetten faydalandım diyebilirim.

Oradayken bu ayrımın farkında değildim ancak gerçekten masaj konusunda Thai kızlarının üstün bir yeteneği söz konusu. Önceleri sadece tatile gittiğimiz otellerde deneyimleme şansı bulduğum masaj konusunu, Tayland'dan dönünce burada da sürekli bir aktivite haline getirmeye çalıştım ancak burada masaj yapan masözlerin azizliklerine uğrayayınca pes ettim.
Sporium Bostancı'daki Romen masözden çıktıktan sonra neredeyse 1 hafta kendime gelemedim, eklemlerin rahatlayacağına ağrısından uyuyamadım bile. Romenler de amma güçlü oluyorlarmış beeaa
En son Güral Sapanca'da Balili kızlardan Bali masajı alayım dedim, saçlarımı kökünden öyle bir çekti ki, elektrikli avize gibi dolaştım.
Hakkını yemeyelim yine Thai'li kızlara başka yerlerde yaptırdığım masajlar iyiydi ama İstanbul'da değil de yine nadide tatil yörelerimizde buldum bunları...

Kutunun haberini verdiği tüm herşey gibi bu masajın da fiyatı Türkiye standartları için gayet uygun, en son Reflexpoint diye bir yeri araştırmıştım, ona değil de buna gidersem bunun da kritiğini yapar haber veririm mutlaka...

Not: görsel buradan

1 Ekim 2009 Perşembe

FİLM-ÖNERİ(ÖNERME hatta önerememe)


Romantik komedi çok sevdiğim bir tür, zira çıtır çerez evde yalnız olunan her dakika, kızlarla toplanınca.. vs izlenebilir, oldukça keyif de verir, aşk yarasından ölürken güldürebilir...ooo daha sayılabilirrrr..

Matthew McConaughey de bayıldığım bir adamdır hatta zira "How to Lose a Guy in Ten Days" başucu romatik komedimdir. Kendisi her daim Kate Hudson ile çok iyi bir ikili oluştururlar.

Bu filmde Matthew McConaughey'e, Jennifer Garner eşlik ediyor. Jennifer Garner'ı çok sevmesem de bu filmin yine de iyi olabileceğini düşünmüştüm ama hüsrana uğradım.
Film boyunca çok sıkıldık öyle aman aman güldüğüm yada "ufff ya kahretsin" deyip ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırıp büzüştüğüm olmadı..
Dolayısıyla ben önermiyorum, öneremiyorum hatta sinemaların artık çok ucuz olmadığı şu zamanlarda boş yere olduğunu düşünüyorum. Ben bu postu yazana kadar film vizyondan da kalkmış olabilir zira ama evde izleyenlere de bir fikir olur.

Not: Film afiş buradan alındı

30 Eylül 2009 Çarşamba

Kıtalararası balistik öpücükler


Bu başlık Cumartesi Hurriyet.com.tr de vardı, ayrıca haftasonu aldığım Hurriyet Gazetesi'nde de zirveye ait bu fotoğraflara tam 2 sayfa yer verilmişti.
Artık en önemli zirvelerde bile konu magazine nasıl kaçabiliyor anlamıyorum, yani gazetelerin ekonomi sayfaları bile posta-takvim tarzı sayfalara dönüyor.

Bakar mısınız Allah aşkına dünya gündeminde en önemli yeri alması gereken zirve, geliyor bizim basında nasıl yer alıyor. Gerçi bu sadece bizim basına özel birşey değil zira İtalyan ve İspanyol basınlarında da var aynı şey ama orada bunu yayınlayan gazetelerin klasmanı farklı tabi, hurriyet gibi değil.



Yahu bir de bari gerçekliği olsa insanın bir kafa çevirişindeki bakışından neler çıkarıyorlar.
Saniyede kaç deklanşöre basıyorlarsa artık bu kareleri yakalamak için, yok Obama kıskanmış, yok Lady'nin bakışları kıskançcaymış....
İlahi Medya, sen bizi öldürürsün :)

25 Eylül 2009 Cuma

uuu çok uzun olmuşşş


Epey ara vermişim bloga... bayramdı,seyrandı,ofisi taşıma derken geçti günler ancak sıra geldi...

Bayramda ilk defa araba ile uzun yolculuğa çıktık uzun dediğim 12 saat ama bana yine de uzun, ben pek araba ile yolculuk insanı değilim çünkü. Neyse tatilimizi tamamladık denizimize girdik, yaylalara çıktık ne güzel derken dönüş zamanı geldi. Yollar bomboş hatta hızlı mı geldik ne diye de seviniyorduk ki Kocaeli-Adapazarı'na doğru gözlerimiz faltaşı gibi açıldı.
İstanbul'a kadar sorunsuz geldiğimiz o yol bitti, önümüzde upuzuuuun kuyruklar başladı.
Akşam saat 22:30-23:00 gibi evde olmamız gereken yerde gece saat 01:00 'de vardık eve.. Resmen bir dönüş yolu çilesiydi, bayram dönüşü yol çalışması olduğu için Gebze bağlantısında yolu tek şeride indirmişlerdi, bu nasıl bir mantık anlamadım, bayram dönüşü insanlara nasıl böyle bir eziyeti mazur görebilirler ki.

Neyse geldik, ertesi gün uykusuz iş başı yaptım ki; taşınma işimiz vardı.
Ajansı Anadolu Yakası'na taşıdık, taşınma işlemi sırasında gece personelin başında bekleyeyim dedim ve taşınma işlemi bittiğinde sabah 04:30'u gösteriyordu. Saat 5'te eve ulaştığımda artık bitap vaziyetteydim ama aynı zamanda açtım :) Eve henüz geldiğimiz için dolapta yemek namına birşey yok tabi sadece gelirken aldığım tarla domatesi, biberi, beyaz penir ve annemin hediyesi ev yapımı tereyağı var.
Bunlarla neler yapılmaz ki;
Koca gaza getirilir,
açık fırın bulunur,
henüz fırın ateşinden çıkmış ekmek alınır,
tereyağ eritilir
ekmeklerin içine sürülür
domates, beyaz peynir ve biber masada yerini alır
ve ağız şapırtada şapırtada yenir
İnanın ikimizden de hımmmımmmm ımmm dışında ses çıkmadı yarım saat boyunca, yıllardır bu kadar lezzetli yemek yememiştik. Yediğimiz tüm güzel yemekler, gittiğimiz güzel restoranları unutturdu o lezzet.
Çok mutlu olduk çok ve yorgun ama mutlu yattık yatağa...


Not: Görseller buradan, buradan ve burdan

15 Eylül 2009 Salı

düğün-davetiye işleri ne kadar abartılabilir?


Bunun cevabı yok tabii, ya da istenildiği kadar abartılır diyebiliriz.
Çok yakın bir arkadaşımın bir organizasyon şirketi olması dolayısıyla ne kadar abartılabileceğini az buçuk biliyorum, kimseyi de eleştirmiyorum zira bu ömür boyu hatırlanacak en güzel günlerden birisi.
Amma velakin, taşınma dolayısıyla ofisi toplarken, bize gelen ve öylece birşeylerin arkasına saklanmış olan bu davetiyeyi tekrar gördüm. Gördükçe, güldüm, güldükçe inanasım gelmedi.
Dediğim gibi bence istenildiği kadar abartılabilir ama manasız ve gereksiz yere, birşey de anlatmayan bir davetiye ile, hele de bu kadar kağıt israfına neden olabilecek bir şekilde bu da yapılmaz dedim. Bir de nasıl bir masraftır bu, evlenenler matbaacı falan olsa gerek zira bir arkadaşım kitabını bastırmak için epey maliyet altına girmişti. ..
Hayır, kolaylıkla saklanabilecek birşey de değil.... İLGİNÇ...
(sadece bana mı çok abartı geldi acaba)





14 Eylül 2009 Pazartesi

BİR BİLMECEM VAR ÇOCUKLAR-ETİETİETİİİ

Eskiden sıkı bir Ülker 9 Kat Fındıklı hastası/müptelası olan ancak görüşleri nedeniyle 8 yıldır Ülker almayan,yemeyen,eve aldırmayan ben, yeni bir benzer tadı keşfetmenin mutluluğunu ve gururunu yaşıyorum..
Nothing iftiharla sunar;

Hımmm enfes bir tat, dayanılmaz. (itiraf: hala 9 katı unutturamadı ama olsun yaklaştı)
Ben şimdilik sadece Vanilyalısını yedim ama ekşi sözlükte yazdığına göre çileklisi de takdire şayan.
Ekşi sözlük yorumları için tııık

nOT: Valla sitelerinde ürünün resmi yoktu, ben de çoktan yiyip bitirdiğim paketi koyup çektim ama alt kenarının yırtıklığı kendisini ele verdi sanırsam ;)

11 Eylül 2009 Cuma

GIRGIR'dan yeni kapak

Dün bunu görünce çok güldüm, görmeyenler de gülsün istedim :)


Edit: ben yeni diye yazdım ama bu sayı Haziran'da çıkmış :( Penguen ve Uykusuz okuğum için Gırgır'dan ancak mail gelirse haberim oluyor. Yanlış bilgilendirme için özür

8 Eylül 2009 Salı

yağmur yağıyor...


Yağmur yağıyor,seller akıyor, Arap Kızı camdan bakıyor...
:)
Çocukken yağmur yağarken, anneannemle evde yalnız kaldığımızda, ben üzülmeyeyim diye söylerdi bu şarkıyı bana..Oysa ben yağmuru çok severdim....
Kışsa hemen çırayla sobayı tutuşturur üstüne biraz portakal kabuğu atardık, birlikte camdan bakardık. Yağmur bitince evin bahçesine koşardım, bir dünya ağaç, mevsimine göre çiçekler, miisss gibi ıslak toprak kokusu...

Gerçekten bir arap kızı olduğunu ve birgün o camın önünden geçeceğini sanırdım..Zaten o kadar hayalperesttim ki, toplasam kitap olur (şu kadarını söyleyeyim dedemin Ali Baba ve Kırk Haramiler'deki Ali Baba olduğunu sanıyordum)
Nasıl uçtun bu kadar demeyin, yaşadığımız ev şu an tarihi eser statüsünde eski bir konaktı ve bir çocuğun hayal kurmasına olanak sağlayabilecek herşey mümkündü, ben biraz fazlasını yapıyordum gerçi :)
Kimsenin girmeme izin vermediği odada birgün yarım kalan kapı aralığından bakıpta, sandıkları ve küpleri görünce karar vermiştim bile dedemin Ali Baba olduğuna, oysa sandıkta eski haritalar küplerde ise sirke ve pekmezler vardı, çoook sonra öğrenecektim.

Ayrıca kendimin de uzun çoraplı kız Pippi olduğunu sanırdım ve hasbelkadar bu eve evlatlık verildim derdim, annem böyle düşündüğümü öğrenince çok üzülmüştü, "nerden uyduruyordum evlatlık falan... "
Oysa bana göre öyle birşey gerçek olsa çok gizemliydi ve gizemli olan herşey güzeldi...

Neyse çocukluk anılarımı başka birgün toparlarım; bugünün şarkısı için buyrunuz..

7 Eylül 2009 Pazartesi

HERKES İŞİNİ DOĞRU YAPSA


O zaman hiçbir zorluk yaşamaz mıyız? Bu sefer de kime göre doğru,neye göre doğru diye sesler çıkmaya başlar...
Oysa doğru doğrudur, işini düzgün yapmaktır.
Önce işinin gerekliliklerini bilmek, işine göre kendini yetiştirmek, bilgiyle donatmak gerekir. Bilmediğin bir işi yapıyorsan, vay seninle çalışanların haline.. (bu marangoz olur, bankacı olur farketmez)
Karşındaki insanlara, birlikte çalıştığın arkadaşlarına doğru geri dönüşler yapabilebilecek kapasitede olmak demektir bu.
Gereksiz bilgi alışverişinin, telefon trafiğinin önlenmesi demektir.
Kimsenin sinirlerinin bozulmaması, vaktinde işlerin yetişmesi demektir.
Sabahtan beri, 1 teklif üzerine 10 kere mailleşmemek demektir....
Ufff, bazen bu kadar ciddi kurumların nasıl bu derecede yetersiz,bilgisiz insanları işe aldığını anlayamıyorum..

Ama geçenlerde bir müşterim şöyle demişti;

"It's not important what you know, it's important who you know"

Buyrun burdan...

4 Eylül 2009 Cuma

Dünden Bugüne

Dün sabah CemCeminay in the Morning'i dinlerken Ali Kırca'dan bahsettiler, ve "son hali ne olmuş aman aman vah vah o ne hal öyle Güneri Civaoğlu'na benzemiş, Ali Dede" diye yakındılar.
Bu aralar moralim bozulmasın diye ne gazete okuyorum ne de haber izliyorum açıkcası(ben gündemi Penguen ve Uykusuz'dan takip edenlerdenim) o sebeple göremedim bilemedim ama dün akşam gittim yakaladım Ali Kırca'yı.. Hakikaten acayip bir şekil olmuş ama bence kötü olmamış yani imaj değişikliği iyidir bence:)hem en son halinden daha genç duruyor, kannımca tabiiZaten herkes, herşey değişmiyor mu buarada dikkat ettim forumlarda Suaviye benzetmişler :)

3 Eylül 2009 Perşembe

Bu Ne Biçim Bakış Öyle...

Sadece işimle alakalı değil, çocukluktan beri yanlış reklamlara takarım.
Ortaokulda Yayla'nın reklamında tepsiden kestiği börek üçgen de tabağa koyunca niye kare oldu o diye, Yayla'ya mektup yazmaya kalkmışlığım var.

Aslında bu reklam yanlış olduğu için değil de beni çok irrite ettiği için takıldım ve paylaşayım istedim.
Doğa Okulları'nın billboardları çarpıyor ne zamandır gözüme ve billboardları gördükçe hem yaratılan imaja hem de gerçekten çocukları o hale getiren yöneticilere ve ebeveynlere sinir oluyorum.
Billboardlar'da birinci olan çocuk kupayı öyle bir üstünlük sağlıyor gibi kaldırıyor ki sanki yeni bir buluş-keşif yaptı.Ama asıl mesele, 2.lik ve 3.lüğü paylaşan çocuklarda.
Çocuklar öyle bir bakıyor ki inanılır gibi değil. Nasıl bir kıskanç bakıştır o öyle. Çocuklarımızı gerçekten bu hale mi getirmek istiyorlar? Eskiden tebrik-takdir vardı, sınıfta 1. olan arkadaşımızı kutlardık. Şimdi neredeyse 3. olan kız, 1.nin heran saçını başını yolacakmış gibi bakıyor.Gülsem mi ağlasam mı bilemedim :) :(
Ne yazık ki, çocuklar yarış atı gibi oldular, sürekli sınavlarla boğuşturan bir eğitim sistemi toplumumuza hırsla döşenmiş çocukları ya da bu sistem nedeniyle eğitimden soğuyan çocukları kazandırıyor.

Henüz okula gönderecek bir çocuğum yok ama bunu gören veliler de( !) eminim en az benim kadar irrite olmuşlardır.
Açıkcası bu şekilde kurgulanan kampanyanın çok büyük bir iletişim hatası olduğunu düşünüyorum. Sanırım, ben veli olsam bu şekilde bir reklam kampanyasını onaylayan zihniyetle yönetilen okulda çocuğumun eğitilmesini istemezdim..

Kötü değil mi ama ya....

2 Eylül 2009 Çarşamba

1 Eylül 2009 Salı

.HIMMMM... KLİŞE AMA GÜZEL..

İstanbul'da çok güzel bir yağmur yağıyor, ne çokçok ne de az tam kararında..
Çok özlemişim yağmuru, sabah iskelede taksi beklerken bile hayıflanmadım, çok özlemişim...
Biliyorum çok klişe gelecek ama, evde olmak sıcak çikolata ile koltuğuma gömülüp film izlemek isterdim. Sıcak çikolatanın üstüne korkunç deseniz de üstüne de patlamış mısır yemek isterdim...

Ne güzel olurdu, sabah hiç kalkmasaydım yataktan hastayım deyip işe gelmeseydim keşke,keyifle uzansaydım şimdi, eski Sex&The City bölümlerine ya da buna abansaydım;
ve sonra deseydim ki; "your girl is lovely Hubbell"
sonra da evde kendimle dans ederekten şu şarkıyı dinleseydim

27 Ağustos 2009 Perşembe

KARARSIZIZ


Kararsızız...
Hergün işe gelirken başka birşey yapmalıyım böyle harcamamalıyım ömrümü diye düşünüyorum sonra sabah masamdaki bilgisayarımdan takip ettiğim blogları açıyorum ve ortalama aynı yaş grubunda olduğumuz çoğu blog yazarında da aynı düşünceleri okuyorum/hissediyorum..

Yaptığım iş, nefret edilecek bir iş değil, severek başladım ama yıllar geçtikçe artık bana daha fazla birşey katmadığını düşünsem de kaldım burada, belki rahata, insanlara alıştım.
Ama başka birşey yapmak, enerjimi farklı bir şekilde ortaya koymak istiyorum, başka bir şirkette/ajansta çalışmak değil istediğim; kendi yeteneğimle/çalışmaktan çok mutluluk duyacağım bir işle meşgale olmak istiyorum.

Çok mu şeye yeteneğim var; HAYIR ama elbette sevdiğim benim de içimde bununla ilgili ortaya koyacağım şeyler var dediğim alanlar var, bunların üzerine gitmek istiyorum...

Bunu yapabilen insanlara gıpta ile bakıyorum, örneğin Lacheen. Elbette maddi/manevi çok zor bir süreç bu ama ona gerçekten tebrikler.

Ya da bir dönem yoga kursuna gittiğim yerdeki Çelen Hoca, mimarlığı bırakıp yoga hocası olmuştu, ona da imreniyorum.

Ajansımızda bir dönem marka temsilcisi olarak çalışan bir kız vardı, İletişim mezunu, ailesinin karşı çıkmasına rağmen, profesyonel olarak ilgilenmese de sporla ilgili birşeyler yapmak istiyordu. Geçenlerde babası ile karşılaştık, bir süre pilates dersleri almış sonra da pilates eğitmenliği için dersler almaya başlamış ve şimdi de bir otelin fitness klubünde pilates hocası olmuş. Aile oldukça ciddi bir alanda çalışan aile olduğu için pek istemiyorlardı ancak onun bu şekilde mutlu olacağına inanıp en sonunda tamam demişler, şimdi ise çok mutluymuş.

Başka bir sürü örnek verebilirim bununla ilgili ve elbette buna cesaret edemeyen benim gibi bir sürü insan örneği de var.
Acaba, ailelerimizi mutlu etmeyi düşünmeden gittiğimiz okullarda istediğimiz bölümleri okusak daha mı mutlu olacaktık, belki o zaman istediğimiz şimdi istediğimiz olmayadabilir ama bu derecede tatminsizlik hakim olmayabilirdi belki hayatımıza.

Belki Jamie gibi bahçede kendi sebzelerimi/meyvelerimi yetiştirip kendi restoranımı kurmalıyım:)


Not:Resim buradan

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Bu Arada

Bu Arada, bir yedim bir yedim, hala yiyorum
şu an hızımı alamamış olmam sebebiyle masamda bulunanları sayıyorum;
sütlü ve siyah Pelit çikolata
Eti Kakaolu Bisküvi
Çay
Kuru Kayısı
Ceviz
Kuru Dut
Fındık
Ceviz
İncir

Kalori bombası durumundayım, biri bana dur demeli, yoksa bu yediklerimle akşama Anadolu Yakası'na koşarak geçebilirim :)

döndüm...


ben geldim...:)
Tatil süper bişey, hep tatil olsa diye diye geri geldim,işe döndüm....
Çipur, çipur yüzdüm, güneşlenmekten korktuğum için koruyucularımla gölgede keyif yaptım,
sabahları denize karşı cırcır böcekleri eşliğinde kahvaltı yaptım
akşamları yakamozla yemek yedim

en güzel kısmı da aile ile olmaktı
ben oruç tutamasam da, buradaki sönük ramazan neşesi orada dolu doluydu

sabaha karşı balkonda kuzenlerin toplanıp hep beraber masalar kurup sahura oturduklarını görmek
akşam fırından gelen sıcacık pide kokusunu içe çekmek
iftardan sonra tüm site ahalisini havuzda görmek pek bir keyifliydi.

Eskiden tüm aile anneannemde toplanır iftar açardık, abartısız 20-30 kişi olduğu zamanlar olurdu

özlemişim...

tüm bu duygulardan sonra;
doğduğun yer değil doyduğun yer memleketin diyenleri esefle kınıyor, ben memleketimi istiyorum diye çığrınıyorum o halde..

20 Ağustos 2009 Perşembe

kısa bir ara

çipur çipur deniz
kızıldenizden akdenize akın eden deniz anaları nedeniyle yaşanan korku
biraz nem

ama yine de tatil :)

13 Ağustos 2009 Perşembe

99kr



Yolumun üstü olması münasebetiyle hergün karşılaşıyorum bu pembe dükkanla. Dükkan dediğime bakmayın bildiğiniz cafe aslında ama bana dükkanı çağrıştırıyor.
Pembe ve laci-mor hakim herşeye... İsmi 99kr, sadece isminde geçerli olduğunu düşündüğüm içerde yer alan yiyeceklerin imkanı yok 99 kr olamayacağını düşündüğüm bir mekandı açıkcası.
2 hafta önce, hadi deneyelim dedik, çok acelemiz var 1'er tsot yiyip çıkacağız sözde. Pırıl pırıl bir mekan, tosttan hamburgere, limonatadan, demleme çaya, mezelerden, jambonlu sandviçe kadar herşey mevcut.
İçeriye girince ben dayanamadım sordum, sadece ismi 99kr değil mi, satılanlar 99kr değil herhalde diye.
Sahibi olduğunu öğrendiğim, İsmail Bey de güldü zaten "en büyük sorunumuz bu kimse inanmıyor" dedi.
Bayağı bir gazetede, dergide çıkmış mekan, öğlenleri dolup taşıyormuş. Pangaaltı Ramada otelin alt katında eski Mısırlı Triko'nun olduğu yerde.
Sahibi ile bayağı muhabbet ettik, buranın kirası yüksektir, nasıl karşılanıyor maliyeti bile değil bu sandviçlerin diye. "Tek amacımız sürümden kazanmak, aslında bizimki emniyet şeridinde ters gitmeye benziyor ama başaracağız" diye de ekledi.

Sonuç mu: 3 tost, 1 amerikan salata,3 limonata'ya ödenen sadece 7 lira:)
Tatları da çok güzel :)

Not: kendi çektiğim resimleri bir türlü yükleyemedim o sebeple görseli buradan aldım;
http://sehir.ekolay.net/haber/3172/635753/Ye-ic-hersey-99-kurus.aspx

12 Ağustos 2009 Çarşamba

TIME OUT



Zaman nasıl geçiyor, herşey nasıl da değişiyor.
Bir bakıyoruz zamanında kabullenemediğimiz birçok şeyi kabullenir olmuşuz, sevmediklerimizi sever hale gelmişiz.
Herşeye alışıyor insan. Sevmediği işine, ölüme, aşka bile alışıyoruz.
Bazı duygularımızı kaybediyoruz belki de..Biliyorum hayat böyle birşey, kabullenmezsen daha mutsuz oluyorsun...
Hergün aynı tempoda kalk,işe gel, yemek, tv-kitap-uyku sonra yine aynı döngü...
Ne kadar severek yaşasak da sıkılıyoruz çoğu kez, sıkılıyorum deyip kendi adıma da konuşabilirdim ama malum tüm arkadaşlarımla konuştuğumuz şeyler bunlar.
Arada kendimize yaptığımız yada başkalarının bize yaptığı minik-büyük süprizler güzellik katıyor hayatımıza yoksa çok sıradan birçok şey...
Özellikle büyük şehirde yaşamak yıpratıyor beni. İstanbul'u çok seviyorum desem yalan söylemiş olurum(evet Ankara'dan çok daha sevdiğim kesin de:) )
Küçük yerde yaşamayı, samimi ilişkileri, toprağa basmayı, suya dokunmayı özledim.
Hayatta risk alarak, radikal kararlar vermeyi özledim. sahi ne zaman bıraktık bunları? İş sahibi olup da yaşam standardımızı kaybetmeyi göze alamayınca mı?
Bugün kendime yarım saat ayırıp odaklanacağım, ne istiyorum ve ne yapıyorum, nerede eksiklikler var, nerede fazlalıklar var, kapasitem nedir, bu doğrultuda neler yapabilirim.. bunları çıkartacağım. Yarım saat yeter mi bilemedim ama :) size de tavsiye ederim.
Günün şarkısı için tıklayın
PS: mümkünse videosunu izleyerek dinleyin

10 Ağustos 2009 Pazartesi

TİNERCİLER


Tinercilere karşı antipatik bir tutum sergilemem mümkün değil, hele bu kadar sorunlu bir toplumken, aileler(!) bu kadar fütursuzca çocuk sahibi olabiliyorken ve belki de kalmaya mecbur bırakıldıkları çocuk yurtlarında başlarına gelenlerden dolayı kendilerini sokaklara kaçmış bulmuşken, mümkün değil.
Ama son 1-2 aydır özellikle Osmanbey-Şişli tarafında hergün en az 4-5 tinerci çocukla karşılaşıyorum, bazısı arabalara saldırıyor, bir kısmı sessizce elindeki peçeteden tiner koklaya koklaya yürüyor, bir kısmı zorla otobüslere binip,insanlara dikleniyor vs. ve gördüğüm sayı-örnek her geçen gün artıyor.
6-7 ay önce Taksim'de 4-5 yaşlarında gözleri kan çanağı bürümüş, elinde tiner mendili ile bir çocuk kendini yerlere atmıştı önümde, o günden beri nerde tinerci çocuk görsem, o sahne gözlerimin önüne geliyor.
Ben de dahil olmak üzere korkuyoruz, kaçıyoruz, onlara nasıl yardım edilir, kim yardım edebilir bilmiyoruz. Sayıca bu kadar artmaları hiçbir yardımın yapılmadığını gösteriyor, devletten bir yardım yapılmıyorsa ki sanmıyorum, yardım edebilecek insanlar da korkuyla etrafa kaçışırken bu çocuklar ne olacak, nasıl kurtulacaklar?

Görsel kaynak: http://img214.imageshack.us/img214/7240/tinercidsc00850lw6.jpg

7 Ağustos 2009 Cuma

bunu yazmazsam ölürüm

Bloğumda çok kişisel bir şeyler yazmadığım farkındayım, genel şeylerden yazmayı daha çok seviyorum sanırım ama canım ne isterse yazdığımdan ve az önce koptuğum bir mesajlaşma gerçekleştiğinden bunu da yazmazsam ölürüm,

Yer: internet ortamı-mesajlaşma

Durum: b: ben s: sevgili kocam

b: sevgilim, bir el kağıt oynayalım ve kaybeden kazanana ayak masajı yapsın:) ne dersin?
s: hayatım şimdi kalabalık burası ben sana akşam yaparım. Arkadaşım Migros al demişti 28000 tlye 12000 tl kar etmiş
b:hı? anlamadım başkasına yazarken bana mı yazdın acaba?
s: sana be kuzum
(uzun bir sessizlik ve anlayıp da koptuktan hemen sonra)
b: hııı! ben oyun kağıdından bahsetmiştim ama sen borsadan bahsediyorsun sanırım....:)haha

DİP NOTLAR:
"hayatım şimdi kalabalık burası, ben sana akşam yaparım"(!) ne demek? sanki şehrin diğer ucuna geçip, ofise dalıp ayaklarımı masaya uzatıcam ve eveeett kaybeden insan hemen masajımı yap mı diycem?!?
Bugüne kadar borsada hiç bir yatırımımız olmadığı için nerden oraya bağladı konusunda ise bir fikrim yok?!(benden habersiz yatırım planları vardı kafasında ve ufak bir tetikleme ile döküldü sanırım :) haha)

Bir de kadınlara zor derler... ALLAHIM SEN BENİ GÜLDÜRDÜN, BU, AKLI HEP İŞTE OLAN SEVGİLİMİ DE GÜLDÜÜÜRR

DEPECHE MODE WEEKEND


Bugünden başlayarak bu haftasonunu Depeche Mode hafta sonu ilan ediyorum, ediyorum, ettim.
Sabah sabah İstanbul'un bu yağmurlu gününe bu şarkıları ile başladım pek bir iyi oldu, bununla ve sonra bununla devam ettim.
Tavsiye ederim siz de edin.
Zira işte geldi bir hafta sonu daha, keyfini çıkaralım...

6 Ağustos 2009 Perşembe

pisi


noni'nin blogunda kedisi tarçının resimlerini görünce 3 aydır artık annemlerle yaşamak zorunda kalan kedimin resimlerini eklemek ve blogumu açtığımda onu görmek istediğimi farkettim.
Gerçi 1 haftadır annemler ve kendileri bizde misafir ama gidecek yine ve bizim ev sessiz kalacak. Tüy yumaaammm, kaprisli,şımarık şeysim...

BUGÜN


Herşeyi kırıp dökme ve sakarlık modundayım.
Çok eğilmemem gerektiği halde masada ne varsa yere düşürüyorum, evrak işlerine ne zaman kalkışsam böyle oluyor gerçi.
Benim hep sakarlığım üstümdedir zaten ama ee be kardeşim herşey de sürekli düşürülmez ki, cdler kalemler, kağıtlar, dosyalar...

Odam çok sıcak, klima takılamadı bir türlü bu sebeple başka bir binanın yan cephesi ile burun buruna olan camımı açıyorum o da bazen sıcak estiriyor, bazen çoook estiriyor, bazen hiç estirmiyor. O çook estirdiği zaman da masada ne var ne yok alıp indiriyor aşağıya zaten benim sakarlığa gerek kalmadan...
O kadar pimpirikli olup, yıllarımı PEREJA Kolonya gibi geçirip sürekli hastalanmamla birlikte ben de titizlikten elini eteğini çekmiş biri olarak, bırakıyorum artık ne var ne yok dökülsün saçılsın...toplamıcam...toplamıcam işte

4 Ağustos 2009 Salı

PEPSI ve COCA COLA














Pepsi ve Coca Cola diye başlık atınca aklıma hep cafelere gittiğimizde; " pepsi mi var Coca Cola mı?" diye soruşumuz aklıma gelir, bu tabi teenager'lık statüsüne eriştiğimizde sorduğumuz bir sorudur yoksa annelerle gidilen çay bahçelerinde içi kamışlı cam şişe Pepsi-Cola'ları lüpletirken hiç aklımıza gelmez, zaten öyle bir farkın olduğunu da bilmeyiz. O zaman bizim için Pepsi de Cola da birdir çünkü adı, Pepsi-Cola'dır.
Neyse yıllar geçer, bazımız Pepsi'nin tadını daha çok severiz bazımız ise Coca-Cola'nın hatta şimdilerde Zero'nun...Bu tercihlerde benim için tat bazdır ancak tüketiciyi etkilemenin de yolu reklamdan geçer.

Az önce Coca-Cola 'nın kreatif ekibinin(şirket içinde yer alan ajanslara brief hazırlayan ekip) başında yer alan Jonathan Mildenhall'un röportajını okurken, bazı notlar çıkardım, burada da yazmak istedim onları, ama röportajı okurken aklıma hem bu seneki Coca-Cola kampanyası hem de Pepsi kampanyası geldi.

Jonathan Mildenhall diyor ki; "Coca Cola olarak biz şuna inanırız; Yaratıcılık demek rekabette avantajı sağlayabilmek demektir. Yaratıcılığı kullanma konusunda çok belirgin stratejilerimiz var, çünkü yaratıcılığı doğru kullanmak zaten etkili reklam yapmak demek. Diğer reklamverenler yaratıcılığa bu kadar önem vermiyor olabilirler ama bizim için etkili olmanın ve satışı arttırmanın en önemli yolu göze çarpan bir yaratıcılık sergilemekten geçer. O yüzden bizim için çok ama çok önemli bir şey yaratıcı reklam.
Göze çarpan etkin yaratıcılık için 4 ana stratejik maddemiz var ve bunların hepsini tek tek karşılamayan hiçbir reklam onayımızdan geçemez. İlki, kültürel anlamda öncü olması ve yapıldığı kültüre "ayırt edilebilir derecede" uygun olması. İkincisi, insanların kalbine işleyecek duygusal bir hikayesi olması. Üçüncüsü, bu duygusal hikayenin ürün üzerine kurulu olması; öyle ki hikaye aklınıza geldiğinde ürün, ürünü düşündüğünüzde hikayeyi hatırlamalısınız. İnsanların ürüne kalpleriyle bağlanmaları ancak duygusal bir hikayeyle mümkün olur. Ve dördüncüsü de, dijital dahil diğer mecralara uygulanabilir olması . Gerçek yaratıcılık bizim için bu maddelerin etrafında dönüyor.


Şimdi bu açıklamaları dikkate alarak izlediğimizde Coca Cola'nın her yaşa uyan kampanyaları bir yana, Pepsi'nin Seda Sayan'lı kampanyası için Türkiye Pazarlama Müdürü'nün yaptığı" Seda Sayan tüm anketlerde en güvenilir ünlü seçiliyor, o sebeple kullanmayı uygun gördük uzun vadede bizim için olumlu sonuç verecek" açıklaması bir yana diyesim geliyor.
Pepsi, yapılan anketlerin hangi yaş aralığında hangi Sosyo Ekonomik Seviye'deki insanları baz aldığını biliyor mu acaba? ya da ajansları?

Ayrıca, Pepsi reklamındaki Seda Sayan'dan baskın çıkan irite sesli teyzeyi hangi akıl oynatmayı uygun gördü, bilemiyorum :)

31 Temmuz 2009 Cuma

YİĞİTİM BULUTUM


Az önce Mediacat'te Yiğit Bulut röportajını okudum yine döktürmüş, seviyorum bu adamı...
Ama, bir de yandan poz vermiş ki, Allahım katmer katmer bir gıdı, bu adam neydi ne oldu...
yedirdiler mi, yedin mi, ne yedin yahu sen



Notumsu: bir hastalığı yoktur umarım diyerek ve sadece yemeden kaynaklı olduğunu düşünerek yazdım tabi :)